Murat Yıldırım’ın hikayesi Konya’nın bir köyünde başladı. Yıldırım, bugün yeteneğinin yanı sıra yaşadığı tesadüflerle, Türk sinemasının aranan jönleri arasına girdi. Şimdi hayalini hayata geçiren Yıldırım, köydeki çocukluk yıllarını anlatan bir film senaryosu yazıyor.
Yoğun programının arasında Aşk ve Ceza’nın dublajında buluştuk Murat Yıldırım’la. Keyifle izlediğimiz dizilerin setlerinin ne kadar yorucu olduğunu zaman zaman duyuyoruz. Oynanan sahnelerin üzerine sesin ayrıca kaydedildiğini düşünecek olursak her hafta 90 dakikalık bölümlerle ekrana gelen dizilere verilen emeği görebiliriz. Murat Yıldırımla sohbetimize başlarken sesinin yorgun olduğunu söyledi, aynı zamanda “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor…” şarkısını mırıldanarak sesinin hiç de yorgun olmadığını, hatta eline mikrofon alıp sahneye çıkabilecek yeteneği olduğunu gördük… Ancak o oyunculuk yolculuğuna tesadüfler eseri çıkmış ve üniversite kulübü deneyiminin ardından başarılı bir kariyer ortaya çıkarmış. Makine mühendisi olan Yıldırım, Fırtına dizisine kadar kariyerini nasıl yönlendireceği konusunda kararsız kalmış. Fırtına ile beraber oyunculuğa devam etme kararı alan Yıldırım, bugün Türk sinemasının aranan jönleri arasında yer alıyor. Murat Yıldırım’la kariyer hikâyesini, kapalı devre aile hayatını ve Türk sinemasının geldiği noktayı konuştuk.
“BEŞ SINIF BİR ARADA OKURDUK BABAM ÖĞRETMENİMDİ”
Okuyucularımıza çocukluk ve okul yaşamınızdan, hayatınıza yön veren ilk adımlarınızdan bahseder misiniz?
Konya’da doğdum. İngiltere’de yaşayan bir ablam ve henüz üniversiteye giden bir kız kardeşim var, tek erkek benim ama ikisinin de ağabeyleri gibiyim. Kız kardeşim benden 11 yaş küçük, biz ablamla beraber ve eşit büyüdük, paşalık durumum yoktu. Bir ağabeyim olsun çok isterdim, insanın kardeşinin olması çok güzel. Annem babam Mardinli, onlar küçük yaşta Mardin’den ayrılmışlar. Sonra babam öğretmenlik yapmak için Konya’ya gelmiş. 25 yıl Konya’da kalmış. Benim de 14 yılım Konya’da geçti. Daha sonra yine babamın görevi nedeniyle Adana’ya gittik ve liseyi Adana’da okudum. Üniversite için İstanbul’a geldim ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği Bölümü’ne girdim. Üniversiteye girdiğimde tiyatro kulübüne katıldım. Üniversiteyi 8 yılda da olsa bitirdim. Çekimlerden ötürü okula gidemedim, yazları gidebildim ancak. Tiyatroyu üç sene okul kulübünde amatörce yaparken ilk yılın sonunda profesyonel oyunculuğa başladım. Yazmaya bir yıl önce başladığım Konya’nın bir köyünde geçen ve çocukluğumu anlatan bir hikâye yazıyorum şu anda. Babam Konya’nın bir köyünde öğretmendi, beş sınıf birleştirilmiş okutuyordu bizi ve benim de öğretmenimdi aynı zamanda. Babam sabah erken kalkar sobayı yakmaya giderdi. Okulun hem öğretmeni, hem müdürü, hem hademesi her şeyiydi… Sobayı yakar, sınıfı temizlerdi ve öğrencilerini sınıfa öyle alırdı. Annemin de ona destek verdiği oluyordu. İstiklal Marşı’nı bir keresinde annem okutmuştu. Orada her işe yetişmeye çalışan bir öğretmen vardı. Konya’da köyde geçen yıllarımdan çok güzel anılarım var, onları toparlamaya çalışıyorum şimdi. Güzel bir film senaryosu oluşturmaya çalışıyorum. Bu benim hikâyem. Kendi hikâyemi anlatmak istiyorum. Bu hikâyede komedi de var dram da. Bu projemi hayata geçirebilirsem ben rol almayı düşünmüyorum. Umarım bunu gerçekleştirebilirim, bu benim hayalim…
“FIRTINA DİZİSİ DÖNÜM NOKTASI OLDU”
Dönüm noktası diyebileceğiniz rol hangisi oldu? Sizde önemli bir yeri olan, en keyif aldığınız rolünüz hangisiydi?
Fırtına dizisine kadar hâlâ oyuncu mu olacağım, mühendislik mi yapacağım konusunda fikrim netleşmemişti. Önceki diziler çekilirken okuluma devam ediyordum, sınavlara giriyordum. Fırtına’dan önceki işlerim de çok önemli işlerdi ama her zaman mühendislik aklımın bir köşesindeydi. Fırtına dizisiyle beraber artık bu işin içine girdiğimi hissettim. Fırtına 1,5 sezon sürdü ve 48 bölüm devam etti. Çok keyifli bir işti. Çok güzel bir set ortamımız vardı. Hâlâ görüştüğüm çok sevdiğim arkadaşlarım oldu. Eşimle o sette tanıştım… Fırtına benim için dönüm noktası oldu. Büyük Yalan’da babasına hesap sormak için dönen bir adamı oynadım. O çok renkli bir adamdı, kötülük yaparken bile yapmak istemeyen ama bunun için sebepleri olan bir adamı oynadım. O rolü oynamak bana çok keyif vermişti. Asi dizisinde de çok keyif alarak çalıştım. Antakya çok güzeldi, iki sene orada kaldık. Tam zamanında bitirdik diziyi, biraz daha uzasa keyif almazdık diye düşünüyorum. Antakya enteresan bir yer, Türkiye’de kendisini saklamış başka bir tarihte başka bir mekânda gibisiniz. Antakya’nın tarihi dokusuna çok fazla sahip çıkılamamış. Dünyanın ilk köprüsü orada ama altında define olduğu inanışıyla yıkılmış ve altından bir şey çıkmadığı gibi o köprünün yerine saçma sapan bir köprü yapılmış. Saint Pierre Kilisesi müthiş fakat orada da mozaikler korunmamış, kilise hiçbir şekilde koruma altına alınmamış. Elinizi kolunuzu sallayarak giriyorsunuz. Bu ben oyuncu olduğum için değil, kiliseyi ziyarete giden herkes için bu rahatlık söz konusu. Orası Hıristiyanlığın adının konulduğu yer. Vatikan’ın ısrarla ismini sakladığı ve oraya gidin demediği bir yer. Bizim insanlarımızın da bunun farkına varması lazım. Buna rağmen insanlar geliyor oraya ve hacı oluyorlar. Ancak mevcut turistin 10-15 katı daha fazla turist gelebilir. Eski Antakya sokaklarında yerlerdeki eski Arnavut kaldırımlarını sökmüşler, çimento dökmüşler. Antakyalılar dizi çekilirken neden eski Antakya’da çekiyorsunuz, yeni şehirleşen bölüme gelsenize diyorlardı. Antakya halkı bize o dizide çok sahip çıktı. Girdiğimiz her mekânda çok kolaylıklar sağlandı, bütün çekim alanlarında bize çok yardımcı oldular.
“AİLEMLE KAPALI DEVRE BİR HAYAT YAŞIYORUM”
Eşiniz Burçin Terzioğlu ile Fırtına dizisinden sonra evlendiniz. Aynı meslekte olmanın avantaj ve dezavantajlarından bahseder misiniz?
Her ilişkinin kendi dinamikleri vardır. Hiçbir zaman düşünmedim avantajlarımız nedir, dezavantajlarımız nedir. Bir problem yaşamıyoruz. Bir gün sorun olursa da bu halledilecek bir şey olur. Bir insan evlilikte ne yaşıyorsa biz de onları yaşıyoruz. Geçenlerde bir gazeteci aslı olmayan bir şey yazdı, eşim ve benim “Sevişmek serbest, izlemek yasak” şeklinde bir karar aldığımızı yazdı. Bu gazeteci arkadaş bunu yazdığı için mesleğinden para kazanıyor. Bana göre kazandığı para haram. Benim ağzımdan çıkmamış bir cümleyi siz sırf haber yapmış olmak için kullanıyorsunuz… Bugüne kadar magazinde çıkan asılsız haberlerin hiçbirine cevap vermedim. Bana göre onlara en güzel cevap, cevap vermemek. Ben ailemle kapalı devre bir hayat yaşıyorum. O alan benim için kapalı, bunun içinde eşim, annem babam, ablam, kardeşim ve dostlarım var. İş yaparken onları da düşünerek hareket ederim. İnsanın arkadaşlarına bakacak yüzü olması gerekir. Dizi çekimleri başka şehirde olduğu zaman her hafta eve geliyorum. Asi çekilirken ilk yıl evli değildik, ikinci senesinde evlendik. Zor oluyor evden uzakta olmak ama özlüyorsunuz o da güzel oluyor. Özlemin sonunda iki gün bir araya gelip bir şeyler yapmak da güzel oluyordu. Evde ve her şeyden uzakta olmak yine de zor. Gideceğim 4 gün çalışacağım diyorsunuz ama aklınız da bazen evinizde kalıyor tabii. Büyük Yalan çekilirken Muğla’daydım, Fırtına’da yarısında Trabzon’daydım. İki sene Antakya’da geçti…
Bu durumlarda çekimler devam ettikçe gittiğiniz şehirlerde ev mi tutuyorsunuz, otelde mi kalıyorsunuz?
Ev de tuttuğumuz oluyor, daha çok otelde kalıyoruz. Çok yoğun çalışınca çok geç dönüyorsunuz. Otele geldiğimde sadece odaya yiyecek bir şey söylüyorum, duşumu alıp yatıyorum. Başka bir şeye vakit yok zaten…
Setler bazen çok yorucu olabiliyor. Çekimler ayrı, daha sonra da dublaj için de haftada birkaç saatinizi veriyorsunuz. Bu sizin için yorucu oluyor mu?
Mesela bugün sesim yoruldu dublajdan sonra. Çok konuştuğum bir bölümdü bu. Sesli çekim yapılabiliyor ama orda da zamanla alakalı problem olabiliyor. Yapımcının tercihine göre çekiliyor. Bazen sesli olmalı diyorum bazen demiyorum. Eğer iyi ekipman kurulursa oyuncunun o an duyguyu verebilmesi açısından sesli çekim daha uygun. İşi aksatmıyorsa sesli çekim daha iyi oluyor. Haftada 4 saat de dublaj için zaman ayırmamız gerekiyor.
“FİLMLE BERABER DİZİ YAPMAK AKIL KÂRI DEĞİL”
Son dönemde Türk sineması çok hareketli, yılda 50-60 filmin gösterildiği oluyor. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki günlerde sizi de beyaz perdede tekrar görecek miyiz?
Keşke 500-600 film çekilse. Çok güzel bu gelişmeler. Fazla film çekilmesi güzel ama iyi film çekilmesi daha da güzel olur. Dünya sineması içinde Türk sinemasının iyi noktalara doğru yola çıktığını görüyorum. Ben 2010’da bir filmde olamadım, olmak istemedim. Dizi çekimleri bitiyor, 15 gün sonrasında film çekimleri başlıyorsa o filme kendinizi psikolojik olarak hazır göremiyorsunuz. Ben sinema filminde oynayacaksam biraz daha özel zaman ayırmak istiyorum. Güz Sancısı çekimlerinde bu sıkıntıyı yaşadım. Hem set hem film zor oluyor, verimli olamıyorsunuz. Aralıksız 48 saat çalıştığım günler oldu, ambulans sete geliyordu. Öyle oynamaktan nasıl keyif alabilirsiniz. Bütün sahnelerde şunu düşünüyordum; “Acaba bugün uyuyabilir miyim? Kaç saat uyurum?” Film setinden çıkıyordum Antakya’ya dizi çekimlerine gidiyordum. Yorulmak değil derdim ama ortaya istediğiniz gibi bir performans çıkmıyor. Filmle beraber dizi yapmak hiç akıl karı bir iş değil. Önümüzdeki sezon bir ara verebilirsem bir sinema filminde rol almak istiyorum.
Özcan Alper, Seren Yüce ve Selim Demirdelen gibi filmleri beğenilen genç yönetmenleri nasıl buluyorsunuz?
Özcan Alper’in “Sonbahar”ını ve Selim Demirdelen’in “Kavşak” filmlerini seyredebildim. İkisini de çok beğendim, özellikle Özcan’ın filmini çok başarılı buldum. İzleyici olarak değerlendiriyorum, bir film hem sanatsal hem de popüler olabilir. Filmin rengine, müziğine, oyunculuğuna, müziğine bakılıyor evet ama sanat kavramı neye göre belirleniyor, onu bazen düşünüyorum. Şöyle bir laf var, “Düşünce eğer moda olursa bir gün modası geçer. Düşünceniz moda olmasın.” Şimdi en başa mı dönmeliyiz, sanat sanat için midir, toplum için midir? Siz inanarak kendinizi bir şablon içine sokmadan iyi bir iş yaparsınız ve o filmin kendi yerini almasını beklersiniz. Örnekleri olan sanat filmleri çerçevesinde bir film yapmaya çalışmak bizi köreltir diye düşünüyorum. Belki Oscar, sanat filmleri açısından daha farklı bir kategori, daha popüler kalıyor. “Slumdog Millionaire” iyi bir sinema filmiydi hem kurgusuyla ve hikâyesiyle kaliteli bir film hem de popülerdi. Popülaritenin filmden bir şeyler götürmemesi lazım. Yönetmenin veya yapımcının inandığı bir iş olmasıdır önemli olan. Ben izleyici olarak daha çok seyirciye ulaşan filmleri tercih ediyorum.
Son dönemlerin aranan aktörlerinden birisiniz, mutlaka önünüze senaryolar geliyordur. Çok seçici olduğunuz için mi göremiyoruz sizi projelerde?
İsteyip de oynayamadığım roller oldu ama hiçbir zaman keşke demedim. Keşke dediğim zaman üzülürüm. Her işi o anki duruma göre değerlendiririm, psikolojim neye uygunsa ona göre karar veriyorum. Oynamayıp da güzel iş çıktığını gördüğüm filmler için de ne güzel olmuş derim ama keşke demem.
“OYUNCULUK HİÇ AKLIMDA YOKTU”
Oyunculuğa nasıl adım attınız? Hep aklınızda var mıydı? Ulaştığım bilgiler arasında üniversitede tiyatro kulübüne girerek 3 yıl boyunca amatör oyunculuk yaptığınız yer alıyor. Sonra bu yol nasıl açıldı ve devam etti?
Oyunculuk hiç aklımda olmayan bir şeydi. Bir gün üniversitede bahçede otururken bir kız geldi, oyunumuz var dedi, güzel de bir kızdı. Oyunda oynayıp oynamadığını sordum, ben de kızı beğendim ve oynamayı kabul ettim. Şakayla karışık başladık bu işe. Sonra oyuna gittim ve oradaki oyuncu arkadaşları çok beğendim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin tiyatro kulübü çok iyiydi, ben o kadar iyi olduklarını bilmiyordum. O gün oyunu seyrettikten sonra bir sonraki sezon için kulüpte yer almak istediğimi söyledim. Bir sonraki yıl sahneye çıktıkça iyice o ortama alıştım. Yine de aklımda oyuncu olmak yoktu. Tiyatro benim için bir terapiydi. Gidiyordum, haftanın üç günü orada doğaçlama oyunlar oynuyorduk. Bir oyun çıkardık, dışarıdan oyun yönetmeye gelen abilerimiz vardı, onlarla beraber çok güzel şeyler yaptık. Televizyonla aramdaki bağı yazar bir arkadaşım kurdu. O beni okulda oyunda izlemişti ve BKM’ye önermiş. BKM’ye gittim ve elimden geleni yapmaya çalıştım. Oyunculuğa BKM’de başladım. İlk BKM’nin yaptığı “Ölümsüz Aşk” diye bir dizi vardı, orda rol aldım. “Organize İşler”de misafir oyuncu olarak yer aldım. “Ölümsüz Aşk”ta oynarken Kadir İnanır’ın başrolde oynadığı “Bütün Çocuklarım” dizisi için görüşmeye çağırdılar. Kadir İnanır’ın oğlu rolü için görüştük, görüşme beş dakika sürdü. Yönetmen Faruk Teber, benim için tamamdır demişti. Neye tamam dediğini hiç bilmiyorum ama bakıp benim için tamamdır dedi…
Sonra orada Kadir İnanır’ın oğlunu oynadıktan sonra Halil Ergun dedi ki benim de oğlumu oynayacaksın… Halil Ergun’le beraber “Büyük Yalan”da oynadım. Sonra jön rolleri gelmeye başladı. Böylece komediden kopmaya başladım ama hep içimde komedi vardı. Televizyonla beraber tiyatroya da zaman ayıramamaya başladım.
“İNSANLARIN HER DAKİKALARINI PAYLAŞMALARINI ANLAYAMIYORUM”
Sosyal paylaşım sitelerini kullanıyor musunuz?
Facebook’ta ve Twitter’da yokum. Oralarda olmadığım için ne olup bitiyor bilmiyorum, bana da arkadaşlarım bilgi veriyorlar. Facebook’ta birisi çocukluk fotoğrafım diye bir resim koymuş, her yerde benim çocukluk fotoğrafım olarak geçiyor. O ben değilim mesela… Bazen söylüyorlar, birisi senin yerine hesap açmış diye, sinirleniyorum. O kişiye ulaşmaya çalışıyorum. Ama bunun sonu yok, o kapatsa ertesi gün bir başkası açıyor. Her dakika insanın ne yaptığının bilinmesinin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bundan keyif alanlar var, bana enteresan geliyor. Bunun yanında paylaşım sitelerinin yararlı şeyler için de kullanıldığını biliyorum. Aslında ne için kullandığınıza bağlı.
Анара переведи пожалуйста

вот нашла